Bisikletimin Tekeri Yine mi Yamulmus?

Çocukken hepimiz kullanmışızdır dört tekerlekli bisikletleri. Arka tekerin yaması iki tekerdir onu dört tekerlekli yapan. Amacı bisiklet sürmeyi ögretmektir.

Ögretir mi ?

İşte o tartışılır.

Bu tekerler baş belasıdır bana kalırsa. Arkanızdadır ve yamulur her bisiklet kullanma çabanızda.

Yamulur; siz farketmeden sinsice.

Korumaya çalıştığınız o ince dengeyi bozuverir bir anda. Destek değil köstektir bir nevi.

İşte az once evimin mutfak camından yan bahçedeki kücük kızın dört tekerlekli bu sinir buluş üzerindeki çabası düşündürdü tüm bu eski saçma anıları.Öğrenmek için çabalamalarımı, dizlerimde o günlerden kalma geçmeyen yara izlerini anımsattı.

Once muzur bir gulumseme belirdi yuzumde. Çocukluğumun iyi kötü anılarıydı ne de olsa. Bir kac dakika gecmeden gozlerim dolu dolu oldu.

 "Keske" dedim. Hayatimda yamulan tek sey bisikletimin arka tekeri olsaydi. Dengemi bozan tek yamukluk bu aptal metal parcasi olsaydi.

Cok eskiden daha çocukken farkedebilseydim hayatın ipuçlarının bu küçük ayrıntılarda saklı oldugunu belki hiç güvenmezdim o kucuk yama tekerlere. Düşe kalka öğrenirdim iki teker üzerinde durmayı. iste o zaman anlardım belki hayattaki bir çok yalancı destekcinin arka tekerler kadar işe yaramaz olduğunu.Tıpkı bisikleti asıl dengede tutanın kendi çabam olduğunu bilmem gibi bilebilirdim belki dunyaya sağlam basabilme sanatını.

Çok eskilerden kalma alışkanlıklar, saçma sapan güven olgusu muydu hayata bu kadar korkak bakma nedenimiz? Arka desteği verdiğine inandırıldığımız bu sahte tekerlermiydi asıl ayağımızı kaydıran? Zor  yaşamlar mıydı insanları bencil ve acımasız yapan?

Tüm bu soruların cevabını bulabilseydim o anda, küçük kız da farkedecekti belki bir bisikletin gerçekte iki tekeri olduğunu.

Ve dengeyi sağlamak için asıl desteğin içindeki cesaretten başka bir şey olmadığını.

Siz Ay-Kuş-Tur' u Bilir Misiniz?

Ofis camından boğaza bakıyorum. Hani o meşur pahalı evlerin balkonlarının sahip olduğu manzaraya.Yüzyıllardır üzerine şiirlerin, öykülerin yazıldığı, tarihin en şaşalı ve en kıskanılan şehrinin sahip olduğu boğaza.
İstanbulluların hafta sonları balık tutmak için kıyısında vakit geçirdiği, lüks otellerin ve iş merkezlerinin önüne binalarını dikebilmek için yarıştığı boğaza..

Gözlerim boğaza bakıyor.. Aklımsa çok uzaklarda..


Çok eskilerde uyandığımda kokan gerçek deniz kokusunu arıyorum. Sadece manzarasına hayran hayran bakıp kıyısında oturup yemek yiyebilmek için paralar döktüğüm denizden ötesini arıyorum.

Dedemin yazlık evinin merdivenlerinden kayarak indiğimi ve koşarak verandaya çıktığımı hayal ediyorum. Babaannemin hazırladığı kahvaltı sofrasını, sofradaki taze kesik peynirini, bahçe domatesini, biberi, ellerimle topladığım mis gibi rokaları..

Dedemle oynadığım tavlayı, kardeşim ve bana şeftali soyuşunu, ellerinin fesleğen kokusunu, masmavi gözlerini..

Gözlerim hala boğaza bakıyor; aklımsa uzaklarda,çocukluğum geçtiği küçük bir tatil beldesindeki yazlık sitede.

Kalebaskın oynadığım, üç tekerlekli bisiklete bindiğim,venüs reklamı solmuş ama işlevi büyük şemsiyenin altında sahilde yanık ten yarışına girdiğim arkadaşlarımda.

Maskeli balolarımız, akşamüstü çaylarımız, bisiklet turlarımız, tavla partilerimiz, ruh çağırma operasyonları, kamçılı komşumuz, bahçelerden meyve çalma operasyonlarımız, site gazinosundaki sonu gelmeyen muhabbetlerimiz..

Geçen hafta Taksim'in köhne ama sevimli kafelerinden birinde buluştuk çocukluğum deniz kremi kokan dostlarıyla. Sesler ve gözler dışında değişen çok şey vardı aslında. Biz yine de öyle değilmiş gibi yaptık. Holdinglerde hesap uzmanları, Üniversitelerde hocalar, mimarlar, reklamcılar vardı aramızda. Çok şey konuşabilirdik. Siyasetle başlayıp filmleri eleştirebilir entel muhabbetlerle geceyi sonlandırabilirdik belki..

Öyle yapmadık..

Biz yine çocuk olmayı seçtik..

Anıları deştikçe başka anılar çıktı altlarından. Yaşarken farketmediğimiz hatırladıkça eğlenceli olan ayrıntılar...
O zaman utana sıkına yalanlarla süslediğimiz denize girememe sebebimiz olan kızsal sorunlar şimdi kahkaha nedenimizdi.
Biz büyümüştük..Yüzümüzde küçük delta oluşumları olsada hala fondetenle kapatılabilir durumda diye idare ediyorduk.

O gece hiçbirimizin aklında kaprisli patronlarımız, 15. kattaki havasız ofislerde geçen yoğun toplantılarımız yoktu.
Gecenin en önemli konularından biriydi hala Enis'in Yunanlılara yakalanmadan şişme botuyla geri dönebilmesi.

Ve hala yılın icadıydı bisikletindeki pedalla çalışan radyosu...

Koray’ın pembe bisikleti, Canan’ın amerikadan getirdiği şekerleri, Kaya’ın havuza düşüşü, Ayşenur’un evinde Lale’nin sarhoş olup yere dökülen salataya ekmek banışı..

İlk kez bir şişe birayı paylaşarak sarhoş oluşumuz, Sahilde yıldız kaymalarını bahane ederek sabahlamalarımız, Akşam üstü deniz sefeları..

O masadaki herkesin sayfalarca anıyı tek kelimeyle anlayabilmesiydi bekli o gecenin güzelliği. Geçmişi resimlere bakıp hayal kurmadan hatırlayabilmekti.

Anlaşılabilmek..

Yıllara meydan okuyabilmek, hala bir arada olabilmekti..

Kediyle Yaşama Sanatı

Sabahları uyandığınızda yan odadan gelen ağlamakla nazlanmak arasında kalmış bir miyavlama uyandırır sizi. " Sabah sabah niye zırlıyorsun yine " diyerek bir hışımla kalkarsınız. Adı üstünde sabah sabah.. Sinirlisinizdir.

Kapıyı açtığınızda kocaman gözleriyle bakar size. Bıyık altı gülmek dedikleri bir gülümseyiş vardır nemli burnunun altında. Açtır ya ondandır bu edalı nazlı duruşu, masum bakışları. Sizin kedinizdir o, bir nevi çocuğunuz. Anne şevkati dolar içinize. Gülümsersiniz.

Yemeğini yemiş suyunu içmiş bir kedi uyumaya ya da yalanmaya hazır bir kedidir. Karnı doymuştur artık sizle işi kısmen bitmiştir.

Evin en güzel köşesi neresidir diye soran bir misafirinize " lütfen bu soruyu bana değil kedime sorun " diye yanıtlarsınız.

Canı oyun istediğinde kaçarınız yoktur. Siz istemeseniz de dahil eder oyununa. Bazen ayakkabı bacığınız kurban seçilir bazen yıllardır kırılmasın diye uğraşıp didindiğiniz saçınız.

Kedi sahibi olmanın en güzel yanlarındandır evde hiç sinek olmayışı. Onun oyunu sizin hayat kurtarıcınızdır.

Meraklıdır bu masum görünümlü tilkiler. Halı altları, koltuk kenarları, dolap üstleri.. Nerde ne zaman bir küçük hareket olsa onlar ordadır kocaman gözleriyle.

Açık camlarda aralık kapılardadır akılları. Gözlerinizi üzerinden çekmenizi beklercesine fırsat kollar. Kaçmak değildir amacı oyundur. Hayatı ne kadar ciddiye aldığınızı yüzünüze haykırır gibi nispet yapar size.

Siz "aman masraf olmasın ben kendi kendime iyileşirim doktora gitmeyeyim" derken kediniz veterinerden çıkmaz. Bir de üstüne kapris yapar.

Kedi sahipleri çok iyi bilirler nankörlük olarak görülen şeyin aslında onların kişiliği olduğunu. Bir duruşu vardır her zaman. Farklı bakışları bir şeyler anlatan..

Siz "gel" dediğinizde gelmez. Canı ister gelir, keyfi gelir gelir, ihtiyacı vardır gelir.

Kedilerle yaşamak zor meziyettir. Gururlu ve burnunun dikine yaşayan bu tipler pek arzu edilmeyen ev arkadaşı karakterine sahiptir. Ayrıca hiç bir işe yardımcı olmadığı gibi size temizlenmesi gereken bir kaka kutusu, doldurulması gereken mama ve su tabağı sorumluluğunu ilk günder yükler.

Angel şimdiki adıyla İncir hayatımıza girdiğinde 4-5 aylıktı. Nerden bilebilirdik ki bir gün bu ailenin gerçek bir bireyi olacağını..

İlk geldiği akşam korkup gögsümde uyuyan bu cadının şimdi koltuğun en şık yerini kimseye kaptırmayacağını..

Dün eşimle konuşurken farkettim. Ailenin bu sevimli tilkisi için artık bir şeyler yazma vaktinin geldiğini.

Evde geçen sakin bir pazarın ardından birbirimize ne kadar alıştığımızı ve aslında evdeki L koltuğun bir ucunun eşime diğer ucunun İncire ait olduğu gerçeğini gördüm.

Aslında hayvanlara olan tutkumu daha çok küçükken farketmiştim ben. Babamın lokantasında, şuan cinsini hatırlamamın mümkün olmadığı kocaman bir köpek üstüme atladığında ve Didim'deki  yazımı rezil ettiğinde. İtiraf etmeliyim korkmuştum ama karnımdan yediğim iğneler ondan nefret etmeme neden olmadı.

Ben hiç bir zaman sadece bir kedi sever ya da sadece bir köpek sever olmadım. Mümkün olsa hepsiyle yaşamaya hazırdım ya işte kader.. Ailede hep birilerinin alerjisi oldu.

Zamanla işler değişti.

Şimdiyse eski sevgilim- yeni kocam ve İncir bana nispet yaparcasına yatıyordu  kanepemde. Huzurlu bir pazarın sessiz tanıklarını oynuyorlardı bu sahnede. Az sonra uyanacak olan bu masum duruşlu uyuyan güzeller aç birer kurta dönüşeceklerdi.

Hayvanlar sahiplerine benzer diye bir yerlerde okumuştum. Sonradan hak verdiğim bu gerçek şimdi karşımda duruyordu.

Kediler ve Eşler diye bir film yapılmaya karar verilse en iyi oyunculara taş çıkaracaklarına eminim.

İncir bu ailenin ferdi olduğundan beri çok şey değişti hayatımda.

Sabahları sevgili öpücüğüyle uyanmanın yerini suratıma kafasını sürten nemli bir burun, Zili çaldığımda iki bacaklı sevgilimden daha önce kapıya koşan dört bacaklı bir dost, Yediğim her lokmayı kilo almayayım diye sayan annemin yerine acaba ona da verir miyim diye bakan kocaman iki göz, Tuvalette gazete yerine kucağıma atlayan bir çift pati..

Kedim..

En iyi dostum..

Büyümeye direnen yanım..

Haydii Bakalım

Hemen bir şeyler yazmalıyım diyerek uyandım bugün. Tüm gazateler çoktan yorumlarını yazmıştı. Köşe yazarları gardını almış, televizyoncularsa zaten dünden hazırlıklıydı hiç uyumadı.

Ben siyaseti sevmem. Zaten anlamam da. O nedenle yazdıklarım benim penceremden baktıklarımla ilgili olacak.

Seçim dediğin şey aslında bir ÖSS sınavı kadar heyecan verici. Sırf bu adrenalin için bile oy kullanan insanların olduğuna inandım dün itibariyle.

Bizim evde de durum farklı değildi. Aylar öncesinden tatil planları seçime göre yapıldı. Evlilik tarihlerinden balayı zamanlarına aynı tarihin etrafında alındı tüm aile meclisi kararları.

İş yerinde ise durum farklı olmadı. Cumhurriyeti, laikliği anlatan her bir mail itinayla forward edildi eşe dosta. Köşe yazarları sabah kahvaltılarının en ehemmiyetli konuğu oldu küçük ofis masalarında. Sigara odalarında küçük meclisler kuruldu. 

Ve seçime bir kala seçmen kağıtları tekrar kontrol edildi. Üniversite sınavına hazırlanan bir öğrencinin  kalemini silgisini ve giriş kartını çantasına yerleştirdiği gibi biz de ojemizi parmağımıza sürdük, kremi çantaya attık ve kağıtlarımızı  kontrol edip erken yattık.

Abartılı olacak belki ama havaya iyice girmekten mi bilinmez gece uyku girmedi gözüme. Uyuduğum bir kaç saatlik dilimde de hep kabus hep kabus. Elimde kocaman bir "evet" halkaların peşinden koştum. Tam basıyorum eveti halka siliniyordu.

Sonunda sabah oldu. Öncelikli olarak yolda acıkmamak ve kahvaltının zihni açtığına olan inaçla  sıkı bir kahvaltı yapıldı. Ve beyimin işaretiyle kapıdan çıkılıp okul yolu tutuldu.

Ben böyle günlere bayılıyorum. Sebebi çok açık. Kafada hiç bir soru işareti yok. Herkes tek bir amaca yönelmiş yürüyor yolda. Hayal kurmayı seven biri olarak arada beynime verdiğim bir tatil gibi oluyor. Yolda yürüyen Ayşe Teyzenin ya da Hasan Amcanın nereye hangi amaç için gittiğinden gayet emin oluyorum. İki adımda bir parmağını silen ve yanındakinin işaret parmağıyla kendisininkini kıyaslayan insanlar, vatana millete hayırlı olsun diyen çiftler, 5000 kere oy kullanmış sorumluluk sahibi yaşlılar. Komşu oğluyla apartmanda karşılaştığında selam vermeyen ama aynı okulda karşılaşıp hal hatır soran göbekli amcalar, Oyunu kullanıp okul bahçesinde çaktırmadan öğrencilik yıllarına olan özlemi gidermek adına bir iki dakika daha oyalanan anne babalar...

Tüm bu güzel manzaraları izleye izleye okulumun yolunu tuttum ben de. Giriş kapısında görevliyle göz göze geldik. Elimde tuttuğum kremin, aklımda kopya çekmeye hazırlanan öğrenci düşüncesi sebebiyle mi yüzümü kızarttığına emin değilim hala. Hızlı adımlarla katları çıktım. Sınıfımı buldum. Beni bekleyen perdenin arkasına elime tutuşturulan şarşaf kadar kağıtla ilerledim. Kafamdaki soru bir çok insan gibi oyumu atacağım parti değil parmağımda ne kadar bir hasarla okulumdan ayrılacağımdı.

Kendimi bu düşünceye çok kaptırmış olmalıyım ki çıkışta parmağımın derdine düşüp kimliğimi unuttum. Neyse ki beni uzun saçlı metalci genç bir görevli uyardı. "Bayan kimliğiniz.."

Ben bir çok insanın yaptığı gibi televizyonun başına oturup başkalarının yorumlarını kafama kazımak istemedim. Oyumu kullanıp kendimi sokağa attım eşimle. İnsanların suratlarına bakarak kendi hikayelerimi yine hayal gücümün yardımıyla kendim yazdım.

Sonuçlar iyi mi oldu kötü mü? Böyle güzel bir yazıyı bununla bitirmek istemem. Ama olan birşey varki yine çok keyifli bir seçim oldu..

Arınma Operasyonu

 

Göcek, düşündüğünüz gibi göbek ve böceğin karışımı olan bir isimden ibaret değil. Tek kelimeyle cennet ama yine de uzun uzun anlatmak gerekir.

Balayının 4. günündeyiz burada. Biraz bekledim. Hemen kalbur üstu bir şeyler yazmak istemedim. Her ayrıntıyı paylaşmak için biraz incelemek sindirmek lazım diye düşündüm. ee bir de balayının ilk gunu eşime 'sen otur tadını çıkar ben bloğumla ilgileneceğim' diyemezdim..

Göcek hakkında size burada “şu yenir bu içilir” gibi klasik bir şey yazmayacağım. Size İstanbul’da yaşayan bir Egeli’nin gözünden hayatı kendi ellerimizle nasıl zehirlediğimizi anlatacağım.
Balayının ilk günü telefonlar genelde çalmaz. Siz niye kimse aramıyor diye düşünürken dostlarınız ve aileniz “Aman ilk gun rahatsız etmeyelim”der ve aramaz. Siz de bu arada uzun süredir tanıdığınız sevgilinize “Acaba eş gözüyle bakmak farklı bir şey mi” diye düşünmekle geçirirsiniz.

Asıl eğlence 2. güne rastgelir. Artık evlilikle ilgili durumu hafiften  farketmiş ya da sindirmeye başlamışsınızdır.

3. günse her cümleye 'karıcım kocacım 'diye başlamak espiri olmaktan çıktığından bulunduğunuz yerin nimetleri üzerine derin sohbetlere girer vücudunuzu İstanbul’dan arındırma yollarını denersiniz tek tek..
Yediğiniz yemekten yolda yürüyen insana, taze yaz kokusuna kadar herşeyi kaydetmeye başlarsınız hafızanıza. Biri birine benzemeyen koylara gider eşsiz güzellikteki sulara atlarsınız.Uyduruktan aldığınız deniz gözlüğünüz, paletleriniz size ıssız bir adada sunulan en muhteşem nimetlerden biriymiş gibi gözükür. Berrak sulara dalıp balıkların dansını izlerken  teninizden  İstanbul’un zehrinin nasıl sıyrılıp gittiğine şahit olursunuz.
Sabahları kalktığınızda eliniz kolunuz şiş olmaz; parmağınızdaki yüzük sıkmaz çünkü Gocek’te sert lodos değil tatlı meltem okşar yüzünüzü uyandığınızda. Kısa bir sürede olsa artık aceleyle hazırlanmış bir tost ya da sabah sabah midenize oturan yağlı bir poğaça değil taptaze domates ve salatalıkla süslenmiş çeşit çeşit peynirin yer aldığı, yumurtanızın gönlünüze göre piştiği bir sofra vardır karşınızda.


Etraf sessiz ve sakin oldugundan siz de sakinsinizdir. Sesinizi duyurmak için boğazınızı patlatmazsınız çünkü sizi her daim dinleyen güleryüzlü insanlar vardir. Dinlerken gözlerinizin içine bakan ve sizi anladığını başlarıyla onaylayan insanlar..Bu sessizliğin içinde çalan telefonlara, kurulan dekora uyumlu bir ses tonuyla cevap verirsiniz. Şaşırtırsınız sizi İstanbul’dan arayan dostlarınızı.
Akşamüstü görkemli dağlar güneşin batışını sizden saklar belki ama siz yine de banklara oturup güneşin vedalaşırken denizle yaptığı son ışık dansını izlersiniz. Baktığınız mutfak masanızın üstündeki bir tablo değildir artık. Aldığınız nefes kadar gerçektir ve cennet kadar güzel..

Göcek’te yürüyüşe çıktığınızda sizi tanıdık yüzler selamlar. Buzlu bademcinizin, bakkalınızın, gazetecinizin yüzü hep aynıdır. Size ilk geldiğiniz gün hosgeldiniz diyen bu insanlar kısa süre sonra gideceğinizi bilselerde her karşılaşmanızda 40 yıllık dostunuzun gülüşüyle selamlar.

 

Göcek küçük bir tatil beldesidir belki ama aradığınız her ne ise size yardımcı olacak bir esnaf vardır. Kolunuzdan çekiştirmeden sizi bunaltmadan malını tanıtır. Size, sizin yerinize alternatifler sunar. Karşi sokaktaki dükkanın daha büyük olduğunu sizinle paylaşacak kadar  temizdir yüreği.

Göcek’te sahibinden bile daha ukala olan tasmalı köpekler yoktur. Gocek’te insanlar kadar paylaşımcı, dost kedi köpekler vardır. Oturduğunuz lokantada sizin vereceğiniz bir lokmayı yanındaki dostuyla paylaşırken sahip olduğu hayvansal gücü unutmaya razı olur.

 


 

Göcek yaşadığınız tatilin ötesinde bir tecrübedir...

Tum bu güzelliklerin yanında olumsuz ve kötü olan belki de tek bir sey vardır Gocekte. Istanbul’a dönüşünüz. Ve döndüğünüz andan itibaren berrak sularda arınan tırnaklarınızın tekrar kalabalıkla kirlenmesi...

Ta ki tekrar Göcek’e dönüp vücudunuzdaki yorgunluğu berrak sulara gömene kadar kadar siz Göcek’i Göcek sizi özler..