Bir Hayatı Paylaşmak

Her sabah uyandığımda yokluyorum onu dedi kadın. Yüzünde acı bir gülümsemeyle yanında duran adamın göğsüne dokundu. Sonra buruşmuş iki el birbirine değdi. Yüzleri birbirine dönük bir çiftti karşımda oturan. Ölümle dalga geçmek istercesine tebessüm ettiler birbirlerine.

Karşılarında oturan atmışlı yaşlarda başka bir kadın otuz yıllık hayat arkadaşından bahsetmeye devam etti. Seksenlerine merdiven dayamış bir adamı sevmekten hiç vazgeçmediğini söylüyordu. Anlatırken titreyen sesinden anladım yürüdükleri zorlu yolları.

“O “ diyordu. “Yol arkadaşım… “

Neredeyse bütün hikâyeyi dinleyebilecek kadar uzundu yolumuz. Ellerim kalorifere, başım cama dayalı boğazın karanlık sularını izliyordum Kadıköy Beşiktaş vapurunda. Onların gözünde gereksiz kalp kırıklıkları yaşamış hayatın şımarmak için en güzel zamanlarında karanlık sulara bakan karamsar bir duruşum vardı belki de. Oysa hiçbir zaman bilmeyeceklerdi yıllanmış aşklarının bir yabancı tarafından kaleme alındığını.

Yaşanan otuz yılın verdiği gurur ses tonundan hissedilir bir havası vardı yanımda oturan kadının. Her geçen gün ölüme biraz daha yaklaşan kocasının yanında nasıl dimdik kalabildiğini gösteriyordu hikâyesi. Geçirdiği her ameliyatın, beklenen her saniyenin ne kadar önemli olduğunu anlatıyordu karşısındaki yaşlı çifte. Umutların ve sabrın ilişkiyi nasıl canlı tuttuğunu söylüyordu.

Belki bu kadar şeyi ben anlatıyor olsaydım gözlerimden süzülen yaşlara engel olamazdım. Sadece sevgimi değil sahip olduğum gücün önemini vurgulardım her cümlemde. Onu ne kadar çok sevdiğimden öte hayata nasıl tek başıma göğüs gerebildiğim üzerine konuşurdum.

O yaşlı kadınsa kendinden ve aşkından o kadar emindi ki gözlerinden bir damla bile yaş süzülmedi anlatırken. Tüm yaşanan sıkıntıları sakin bir ses tonu ve yüzündeki küçük tebessümle anlattı karşısındaki çifte.

Geçmişle bugün arasında yaşanan hayatları, uğruna ölünesi aşkları, yaşam mücadelesi içinde omzunu dayayabileceğin birilerinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyordu ağzından dökülen her cümle.

Nasıl oluyor da bu kadar sevebiliyordu insan. Vücudundaki tüm gençlik hücreleri yok olmuşken umutları ve hayalleri nasıl bu kadar canlı ve genç kalabiliyordu?

Vapur iskeleye yanaşırken ilk defa acele etmeden kalktım yerimden. Belki duymam gereken bir çok şey kalmıştı ardımda.

Başka yaşamların oluşturduğu bulutlardan kendi yaşamıma doğru süzülürken düşündüm Özveri denen şeyin vücudumun gençliğini ve hızını yitirdiğinde, bir bardağa uzanırken ellerim titremeye başladığında, ona hala eskiden kalma aşkımla bakabilmek olduğunu.

Gitmediğin Kent Senin kentin Olur Mu?


Bir kentin senin olması demek hala orada yaşıyor olman mı demektir ?

Havasını solumadığın, sokaklarında yürümediğin bir kent hala senin kentin olabilir mi?

Bildiğin kapı sayısı yavaş yavaş azalırken, her gördüğünde tanıdık simalar yaşlanıp göcüp giderken, cocukken oynadıgın sokaklar bir bir isim degiştirirken, eski evinin camlarında bilmediğin kişilerin perdeleri asılıyken sen bu yabancılaşan kente hala benim diyebilir misin ?

Sırf geçmişine olan saygın, geri dönüp gördüğün bu kentte seni mutlu etmeye yeter mi? Zaman geçti diye affedilmez dediğin çocukluk acılarını, gençken yaşadığın düş kırıklıklarını affedebilir misin ?

Artık toprak olmus bir bedeni gözünde canlandirip kokusunu hatırlayabilir hafızanda kayıtlı olan onunla yaşadığın anları bir bir anıp gülümseye bilir misin ?

Ben yapamadım!

Döndüm!

Bakamadım geçmişime içime çeke çeke. Buruşmuş elleri öperken saklayamadım hüznümü. Bildiğim yemekleri bildiğim ellerin yapması bana huzur vermedi eskisi gibi.

İp atlayıp bitlendiğim o sokaklar yabancıydı, yürüdüğüm yolların taşları yenilenmiş, mahalle bakkalım coktan toprak olup gitmişti. Eski evimizin camlarında hiç bilmediğim perdeler asılıydı hiç bilmediğim insanlara ait olan.
Dedem hala yaşıyordu da anlattıkları yabancıydı bana. Okuduğum okulun sıvaları dökülmüş bahçe duvarı yenilenmişti. Parkın yerinde artık kocaman bir bina vardı.

Herşey değişmişti.

Ben değişmiştim.

Kabul edemedim değişimi. Döndüm!

Bana ait olmayan bu şehre bana ait olan gençlik anılarımı geride bırakmanın verdiği rahatlamayla döndüm.
O kentte ben de ayrı bir beni kendi haline bırakarak döndüm. Zamanın ben yokken durduğunu hayal edip döndüm.

Büyüdüğümü kimseye farkettirmeden döndüm..


Nezehat Teyze ve Fıstıklı Kurabiyeleri

 

Bilgisayarımın tozlu raflarından eski bir yazı..

                                                              ***

Nezehat teyze ölmüş. Dün gece yaşlı vücüdü dayanamamış. Gitmiş.. çocukluğumun çay kurabiye yaptığım akşam üstlerini götürmüş yanında. Yağmurlu öğleden sonraları halısında oturup oyun oynadığım etrafı camlarla kaplı tahta kanepeli yuvarlak salonunda ölmüş.

İster istemez elim cebime gitti ne aradığımı bir iki dakika sonra hatırladım. Bayramdan kalma şekerleri cebime nasıl sinsice koyduğunu hatırladım. Hala orada olabileceklerini düşündüm.. yoktular.. onlarıda götürmüş yanında.. çocukluk anılarımı.. bitlendiğim sokakları, gaz sobalı dede evini, babamın beni almasını beklediğim Cuma akşamlarını, videoda Kemal Sunal filmlerini, supangile yeme keyfini, kendime ait oturma yeri kırmızı kaplı salıncağımı, maymunum Cudiyi, saçsız bebeğimi ..

Herşeyi unuttuğumu sandığım anda gitti.. hatırladığım tüm bu anların artık anı niteliği taşıdığını hatırlatarak gitti..

İstanbulda masamdan sadece omuz hizasını görebildiğim ve hakkında pek birşey bilmediğim iş arkadaslarımın olduğu gerçeğiyle bırakıp gitti beni.

Yazları Didimin öldürücü sıcağında denize gitmeden önce boncuklu bikinimle göbek dansı yaptığım evi, turuncu kolluklarımı, tulumbanın ve cibinliğin ne olduğunu bana öğreten nezehat teyze kurabiyelerinin tarifini bana öğretemeden gitti. Giderken buruk bir bakış bıraktı bir çok insanın yüzünde. geçici 2 damla göz yaşı, ölüm korkusu belkide.. bense çocukluğumu andım o giderken. Yitirdiklerimi andım.. Didimde denize gömülü gazinoda balıkları izlerken içtiğim gazozu andım ve her gidenle unuttuğumu sandığım anılarımı tekrar hatırlama şansımın ne kadar olduğunu düşündüm.

 

Nezehat teyze gitti. Geriye ne kaldı..

Bisikletimin Tekeri Yine mi Yamulmus?

Çocukken hepimiz kullanmışızdır dört tekerlekli bisikletleri. Arka tekerin yaması iki tekerdir onu dört tekerlekli yapan. Amacı bisiklet sürmeyi ögretmektir.

Ögretir mi ?

İşte o tartışılır.

Bu tekerler baş belasıdır bana kalırsa. Arkanızdadır ve yamulur her bisiklet kullanma çabanızda.

Yamulur; siz farketmeden sinsice.

Korumaya çalıştığınız o ince dengeyi bozuverir bir anda. Destek değil köstektir bir nevi.

İşte az once evimin mutfak camından yan bahçedeki kücük kızın dört tekerlekli bu sinir buluş üzerindeki çabası düşündürdü tüm bu eski saçma anıları.Öğrenmek için çabalamalarımı, dizlerimde o günlerden kalma geçmeyen yara izlerini anımsattı.

Once muzur bir gulumseme belirdi yuzumde. Çocukluğumun iyi kötü anılarıydı ne de olsa. Bir kac dakika gecmeden gozlerim dolu dolu oldu.

 "Keske" dedim. Hayatimda yamulan tek sey bisikletimin arka tekeri olsaydi. Dengemi bozan tek yamukluk bu aptal metal parcasi olsaydi.

Cok eskiden daha çocukken farkedebilseydim hayatın ipuçlarının bu küçük ayrıntılarda saklı oldugunu belki hiç güvenmezdim o kucuk yama tekerlere. Düşe kalka öğrenirdim iki teker üzerinde durmayı. iste o zaman anlardım belki hayattaki bir çok yalancı destekcinin arka tekerler kadar işe yaramaz olduğunu.Tıpkı bisikleti asıl dengede tutanın kendi çabam olduğunu bilmem gibi bilebilirdim belki dunyaya sağlam basabilme sanatını.

Çok eskilerden kalma alışkanlıklar, saçma sapan güven olgusu muydu hayata bu kadar korkak bakma nedenimiz? Arka desteği verdiğine inandırıldığımız bu sahte tekerlermiydi asıl ayağımızı kaydıran? Zor  yaşamlar mıydı insanları bencil ve acımasız yapan?

Tüm bu soruların cevabını bulabilseydim o anda, küçük kız da farkedecekti belki bir bisikletin gerçekte iki tekeri olduğunu.

Ve dengeyi sağlamak için asıl desteğin içindeki cesaretten başka bir şey olmadığını.

Siz Ay-Kuş-Tur' u Bilir Misiniz?

Ofis camından boğaza bakıyorum. Hani o meşur pahalı evlerin balkonlarının sahip olduğu manzaraya.Yüzyıllardır üzerine şiirlerin, öykülerin yazıldığı, tarihin en şaşalı ve en kıskanılan şehrinin sahip olduğu boğaza.
İstanbulluların hafta sonları balık tutmak için kıyısında vakit geçirdiği, lüks otellerin ve iş merkezlerinin önüne binalarını dikebilmek için yarıştığı boğaza..

Gözlerim boğaza bakıyor.. Aklımsa çok uzaklarda..


Çok eskilerde uyandığımda kokan gerçek deniz kokusunu arıyorum. Sadece manzarasına hayran hayran bakıp kıyısında oturup yemek yiyebilmek için paralar döktüğüm denizden ötesini arıyorum.

Dedemin yazlık evinin merdivenlerinden kayarak indiğimi ve koşarak verandaya çıktığımı hayal ediyorum. Babaannemin hazırladığı kahvaltı sofrasını, sofradaki taze kesik peynirini, bahçe domatesini, biberi, ellerimle topladığım mis gibi rokaları..

Dedemle oynadığım tavlayı, kardeşim ve bana şeftali soyuşunu, ellerinin fesleğen kokusunu, masmavi gözlerini..

Gözlerim hala boğaza bakıyor; aklımsa uzaklarda,çocukluğum geçtiği küçük bir tatil beldesindeki yazlık sitede.

Kalebaskın oynadığım, üç tekerlekli bisiklete bindiğim,venüs reklamı solmuş ama işlevi büyük şemsiyenin altında sahilde yanık ten yarışına girdiğim arkadaşlarımda.

Maskeli balolarımız, akşamüstü çaylarımız, bisiklet turlarımız, tavla partilerimiz, ruh çağırma operasyonları, kamçılı komşumuz, bahçelerden meyve çalma operasyonlarımız, site gazinosundaki sonu gelmeyen muhabbetlerimiz..

Geçen hafta Taksim'in köhne ama sevimli kafelerinden birinde buluştuk çocukluğum deniz kremi kokan dostlarıyla. Sesler ve gözler dışında değişen çok şey vardı aslında. Biz yine de öyle değilmiş gibi yaptık. Holdinglerde hesap uzmanları, Üniversitelerde hocalar, mimarlar, reklamcılar vardı aramızda. Çok şey konuşabilirdik. Siyasetle başlayıp filmleri eleştirebilir entel muhabbetlerle geceyi sonlandırabilirdik belki..

Öyle yapmadık..

Biz yine çocuk olmayı seçtik..

Anıları deştikçe başka anılar çıktı altlarından. Yaşarken farketmediğimiz hatırladıkça eğlenceli olan ayrıntılar...
O zaman utana sıkına yalanlarla süslediğimiz denize girememe sebebimiz olan kızsal sorunlar şimdi kahkaha nedenimizdi.
Biz büyümüştük..Yüzümüzde küçük delta oluşumları olsada hala fondetenle kapatılabilir durumda diye idare ediyorduk.

O gece hiçbirimizin aklında kaprisli patronlarımız, 15. kattaki havasız ofislerde geçen yoğun toplantılarımız yoktu.
Gecenin en önemli konularından biriydi hala Enis'in Yunanlılara yakalanmadan şişme botuyla geri dönebilmesi.

Ve hala yılın icadıydı bisikletindeki pedalla çalışan radyosu...

Koray’ın pembe bisikleti, Canan’ın amerikadan getirdiği şekerleri, Kaya’ın havuza düşüşü, Ayşenur’un evinde Lale’nin sarhoş olup yere dökülen salataya ekmek banışı..

İlk kez bir şişe birayı paylaşarak sarhoş oluşumuz, Sahilde yıldız kaymalarını bahane ederek sabahlamalarımız, Akşam üstü deniz sefeları..

O masadaki herkesin sayfalarca anıyı tek kelimeyle anlayabilmesiydi bekli o gecenin güzelliği. Geçmişi resimlere bakıp hayal kurmadan hatırlayabilmekti.

Anlaşılabilmek..

Yıllara meydan okuyabilmek, hala bir arada olabilmekti..